HANGİ İŞİ YAPTIĞIN DEĞİL İŞİNİ NASIL YAPTIĞIN ÖNEMLİ! - İbrahim Uyar

HANGİ İŞİ YAPTIĞIN DEĞİL İŞİNİ NASIL YAPTIĞIN ÖNEMLİ!


Filozof Epiktetos, hatıralarında; dünyayı bir tiyatro sahnesine ve insanları da tiyatro sahnesinde rollerini icra eden oyunculara benzetir. Tiyatro sahnesinde icra edilen oyunda, birinin rolü kral, birinin rolü komutan, birinin rolü aşçı, köle, çoban, bahçıvan, seyis Vb…  Oyun icra edilir, sahne kapanır. Sonra sahnenin önüne oyuncular birer birer gelirler. Seyircilerde oyunculara alkışları ile karşılık verirler. Epiktetos diyor ki; “Seyirci oyuncuların rolünün ne olduğuna bakmaksızın, en fazla alkışı rolünü en iyi icra edene verir.” Kralda, kölede, komutanda…  Kim olursa olsun. Rolünü iyi yapan oyun bittikten sonra mükâfatını alır.
Dünya sahnesinde HANGİ İŞİ YAPTIĞIN DEĞİL, İŞİNİ NASIL YAPTIĞIN ÖNEMLİDİR!
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebût S./64)
İş ahlakı açısından, senin hangi işi yaptığın hiç önemli değildir. Ama sahip olduğun işi nasıl yaptığın, hakkaniyete uyup uymadığın, Allah’ın rızasına uygun yürütüp yürütmediğin, o işle ilgili genel ve özel yürütme şartlarını oluşturan ve toplumsal mutabakatı ifade eden mevzuata uygun hareket edip etmediğin çok önemlidir.
Çalışanın evine götürdüğü ekmeğin helâl olup olmadığı, yapılan işin ibadet niteliğinde mi yoksa cehennem taşıtı mı olduğu, işlerin meleklerin yardımıyla mı şeytanın dürtüklemesi ile mi yapıldığının ölçüsü; Allah’ın rızası, hakkaniyet ve mevzuatına uygun olup olmadığına bağlıdır.
Kimseyi yargılayacak değiliz! Herkes kendi işini yapıyor… Çalışma saatlerinde emekler sarf ediliyor, masraflar yapılıyor, zaman harcanıyor.   Ama yapılan işlerde ölçü kişinin kendi veya üstlerinin nefsine kalıyorsa;  Allah rızası yerine şeytana hizmet, hakkaniyet yerine zulüm ve haksızlık, mevzuat yerine kafadan iş yapma ihtimalleri artıyor.
İnsanların yaptığı işin, iş ahlakına uygun olması için hem mevzuatına hem de hakkaniyete uygun olması şart! Ama bazen bunun her ikisini bir arada uygulamak mümkün olmaya bilir. O zamanda ya hakkaniyete, ya da mevzuata uygun olmalı. İnisiyatif ancak bu durumlarda söz konusu olur. Allah’ın rızasına, mevzuata ve hakkaniyete aykırı bir durum varsa, inisiyatif gibi bir durumda söz konusu olamaz!
 Asla kafadan, nefsani, işine öyle geldiği için iş yapılmamalı. Yukardan gelen ve yazılı olmayan istek emir ve talimatlarda da bu ölçülere çok dikkat edilmeli. Zira her yer birilerini kullanmak isteyen, yapmak istemediği şeyleri kullanılmaya müsait karakter taşıyanlara yaptırmak isteyen, kendisine  “hayır” denilmesinden hoşlanmayan, başkasının sırtından tribünlere oynayan insanlarla dolu.
Yapılan işte birini memnun etmek, birilerinin işini bitirmek, bir vatandaşa yardımcı olmak çok güzel… Ama o işi yaptığında kimin hakkının kime verildiğini, birini memnun edeyim derken kaç kişinin üzüldüğünü, devletin ve kamunun sırtından neyin kime peşkeş çekildiğini iyi hesap etmek gerekiyor. Rıza-i Bari’de, hakkaniyette, vicdanda, mevzuatta bunu gerektiriyor.
“Tüm bunlara bakılacaksa, hiçbir iş yürümez(!)”  diyen bir yaklaşıma rastlanıla bilir. Ama unutmayalım ki, geçmişte olsun, günümüzde olsun hizmet ile kokuşmuşluğun, adalet ile zulümüm sınırı bu çizgilerle ayrılmıştır. Devletleri, milletleri, toplumları, hatta insanları yıkan virüs, bu ölçülerin yıpratılmasıyla salgına dönüşmüştür. “Yok olmak” sadece Ad Kâvmine, Semûd Kâvmine, Nemrutlara ve Firavunlara ait bir özellik değil! “Yıkılmak” Bizans’a, Emevîlere, Abbasîlere, Selçuklu ve Osmanlıya  has bir son değildir! Aynı sâikler tekerrür ederse, aynı sonuçlara ulaşmak matematiksel bir sonuç olur. Bunu asla unutmayalım!
Üstelik söz konusu şartlar oluşuyorsa;  STK’ları, vakıfları, dernekleri, kurumları, kuruluşları, irketleri, koltukları, rütbeleri, makam ve mevkileri de aynı son beklemektedir. Çünkü bu ilahi bir kanunun tecellisidir.
Peki, insan kafasına uyanı yapmayacaksa hakkaniyete veya mevzuata uygun olup olmadığını nasıl anlayacak? Kalbine sorması, kalbinden gelen sese kulak vermesi yeterlidir. Buna vicdan da denile bilir. İnsan fıtrat olarak iyiliğe ve doğruluğa meyilli olarak yaratılmıştır. Yeter ki kendini kandırmaya çalışmasın!  Ama kişi, kalbinin sesine değil de şeytanın ve nefsinin isteklerine kulak verirse, o zaman yapılan iş şeytanın işi olur.
Efendimiz ( SAV.)  bir Hadis-i Şerifinde “Allah’ın Peygamberi Davud (AS.)  kendi elinin emeği ile kazandığını yerdi.” (Buhari, Buyu’,15) buyurmuşlardır. Hadis-i Şerifi iyi anlayıp yorumlamak gerekiyor. Hiçbir peygamber haram yemez. Bütün peygamberler günahsız. Ama Efendimiz (SAV.) neden bu konuda isim vererek Davut Peygamberi zikrediyor?  Çünkü elinin emeği ile kazandığını yiyen Davut (AS.), hem Allah’ın Peygamberi idi, hem kavminin hükümdarı idi. Tüm bunların yanında dünyanın en ağır işlerinden olan demircilik işini yaparak zırh üretir, bu yolla kazandığı ile yetinirdi. “Ben Peygamberim” ya da “Ben hükümdarım” demezdi. Kendi geçimini Peygamberliği ile hükümdarlığı ile karıştırmazdı. Verilen örnek isme bakıp kendimize; “Biz kimiz?” sorusunu sormamız gerekiyor.   Düşünmek ve  muhasebe etmek…
Selam ve dua ile….

 

YAZIYI PAYLAŞ!

Yorumlar / 2

  • İbrahim UYAR | 02 Mayıs 2020 19:05

    kardeş teşekkürler. düşünceni̇ze cani gönülden katiliyorum. rabbi̇m kendi̇ rizasi i̇çi̇n çalişanlardan eylesi̇n.

  • Abdulkadir Kördemir | 01 Mayıs 2020 17:25

    Ağzına yüreğine sağlık müdürüm ben yaptığımız her iişin sadece ve sadece ALLAH RIZASI İÇİN YAPILMASI GEREKTİĞİNE İNANIYORUM öyle olursa her iş layıkıyla yapılır ve herkes yaptığı işten mutluluk duyar rabbim rızkını helaliyle kazananlardan eylesin

YAZARIN SON 5 YAZISI
02Eyl

Okullar Yedi Eylülde Açılmalı

25Ağs

Millet Olma Şuuru

18Ağs
12Ağs
08Ağs