Et ve niyet arasında: Kurban - Mustafa BALABAN

Et ve niyet arasında: Kurban


Toplumları ayakta tutan sadece siyasi ve iktisadi güçleri değildir. Aynı zamanda bireylerin ve toplumların temel değerleridir. Referansı İslam olan beldelerin ve bireylerin ise temel değerleri itikat, ibadet, ahlak ve muamelattır. Bu günlerde gündemimizde olan itikadi ve ibadi boyutu olan Kurban’dır.
Aylan hadisesinin çok işlendiği o günlerde, ulusal bir televizyon kanalında; bir sivil toplum kuruluşundan bir erkek, bir kadın, iki ayağını kaybetmiş on iki yaşlarındaki Halit isminde bir çocuk, uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan mülteci bir aktivist konuk olmuşlardı. Göç olaylarını çok boyutlu değerlendiren konuşmacılardan birisi şu sahneyi anlattı: Mülteci bir aile bir gün oruç tutuyorlar. Küçük çocukları da oruç tutuyor. Öğle, ikindi derken vakit ilerliyor çocuk çok acıkmış ve annesine: “Anne biz oruç tutuyoruz ama iftar da ne yiyeceğiz, evimizde bir şey yok ki”, diyor. Anne mahzun ama mütevekkil bir şekilde: “Rabbimiz kendisi için oruç tuttuğumuzu biliyor. İnşallah bir şeyler buluruz”, diyor. Bu samimiyetin bir ikramıdır, bereketidir belki kapı çalınıyor. Sivil bir yardım kuruluşumuz dolu dolu kolilerle erzak bırakıyor. Kurban payları da var bu kolilerde.
İsterseniz Kurban ibadetinin et tüketimine nasıl dönüştüğünü, toplumda Kurban ibadetinde  eksen kaymasının nasıl olduğunu şu manidar anekdotla örnekleyerek konuşalım.
Anadolu’nun bir beldesinde görev yapmaktaydım. Bir kurban bayramıydı. İstedim ki köylülere örnek olayım. Bayramın ilk günü. Eşimle birlikte köylüleri gezelim istiyoruz. Büyüklerin ellerini öpelim, küçükleri sevindirelim düşüncesiyle evleri bir bir gezmeye başlıyoruz. Belki beş, belki altı ev oluyor kapısını çaldığımız. Artık vazgeçiyoruz evleri gezmekten. Bir daha mı, asla diyoruz! Her evde aynı manzara; bir tarafta kıyma makinesi, bir tarafta etler, bir tarafta baharat ve bir tarafta bağırsaklar. Evin erkeği makinenin başında, kadın ise yardım ediyor, çocuklar da seyrediyor.  Evler bayram kokulu değil, baharat kokulu. Evlik sucuk yapıyorlar. Her ev adeta bir sucuk atölyesi.
            Mesele anlaşılıyor, insanlar başka ibadete göstermedikleri hassasiyeti ve ısrarı kurbana gösteriyorlar. Kurban kesmemek için değil, kesmek için mücadele ediyorlar. Öyle ki taksitle, kredi kartıyla, borçla… Kurban’ın asıl anlamı, hikmeti berhava oluyor. Kimsenin aklına ne İbrahim peygamberin imtihanı ve samimiyeti, ne de İsmail’in teslimiyeti. Ne de peygamberimizin sosyal sünneti.  Bu büyükler böyle gördü atalarından, çocukları da bunları bu şekilde görüyor. Sonuçta tevhidi ve İbrahimi bir ibadet, seküler bir şölene dönüşüyor. Nesiller kurban ibadetini Allah’a nasıl sunacağımızın yollarını değil, en iyi sucuğu/stoku nasıl yapacağını öğreniyor bizlerden.
            Belki denilebilir ki, bidayetinde ve nihayetinde niyetimiz kurban; hem başkalarına pay vermek dinen zorunlu değil ki diyebilirler. Ya da herkes kesiyor, verecek kimse yok ki mahallemizde diyebilirler. Evet fıkhen zorunluluk yok, denilebilir. İsterseniz bu konuda Türkiye Diyanet Vakfı’nın Kurban rehberi el kitabından cevap bulalım: 
Soru: Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?
İslam âlimleri kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesemeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir kısmının da evde yenmesini tavsiye etmiştir. Ailenin fakir olması durumunda etin tamamı da evde bırakılabilir. Ancak durumu iyi olan Müslümanların, toplumda muhtaçların arttığı bir dönemde kurban etlerinin çoğunluğunu hatta tamamını dağıtmalarını uygun olur.
         Evet fıkhen durum bu. Fiilen durumda ortada, ‘ Durumu iyi olan Müslümanların, toplumda muhtaçların arttığı bir dönem de kurban etlerinin çoğunluğunu hatta tamamını dağıtmaları uygun olur’ deniliyor. Temel gıda olan etin fiyatı, piyasa malum.  Bu durumda kurban etlerini evlerde stoklama, sucuk yapma yerine paylaşmalıyız. 
   Bizler için Kur’an’ın en iyi model dediği insanı Kurban konusunda da örnek almalıyız.                 Hz Aişe anlatıyor: “ Bir gün bir koyun kesmiştik. Budunun biri dışında hepsini dağıtmıştık. 
Allah rasulü, ‘ Koyunu ne yaptınız?’ diye sorduğunda, ‘Ya Rasulullah’ dedim. ‘ Koyunun bütün etini muhtaçlara dağıttık, bize sadece bir budu kaldı’ dedim. Efendimiz ise, ‘ Ya Aişe, bir but hariç hepsi bize kaldı’ dediler. Fazla söze ne hâcet. İşte peygamberimiz ve işte biz. 
         Tamam belki şu bir vakıa. Anadolu köylerinde, kentlerinde kurban etlerinden arta kalan farklı yöntemlerle, birkaç ay daha yemeklere lezzet olsun diye değerlendirilir. Bu yeni bir gelenek değil, asırlardır var olan bir adettir. Bu dinen, fıkhen yanlış bir gelenek değildir. Ancak yanlış olan, belki de yakışıksız olan kurban etinin büyük bir bölümünün ya da tamamının evde kalması, fakirin, yoksulun evine gitmemesidir. 
          Kabul edelim ki zaten bayramlarımız bir yönüyle tatile(ramazan), bir yönüyle ziyafet günlerine(kurban) dönüş(türülü)üyor. Oysa bayramlarımız ibadet ve ziyaret merkezli kalmalı değil miydi? Sekülerleşen zihin yapımız, modernleşen sosyal hayatımız bayramları öyle değişime uğrattı ki, ramazan bayramı şeker bayramına, kurban bayramı da sadece et festivaline evrildi. Oysa bayram günleri sürur ve mutluluk günleridir. Yoksa sucuk ve mutfak günleri değil.
         Tamam bayram bir yönüyle şenlik/şölen olmalı, mutlu olmalıyız. Ama bizim mutluluğumuz, ümmetin ve tüm milletin mutlu olmasıyla ilintili olursa. Tamam ziyafet tarafı da olmalı ama muhtaçları da gözeten bir paylaşma bilinciyle. 
        Ama kabul edelim ki, ağırlık şimdi hangi yönde? İki bayram da neler geliyor gündemimize, Ramazan bayramı denilince aklımıza açlık ve bu açlığı giderecek zengin/leştirilmiş mutfak ve sofralar mı; yoksa nefis terbiyesi, Kur’an tilaveti, yoksulların ağırlanacağı iftar daveti, fakire yansıyacak olan sadaka-ı fıtr hassasiyeti mi? 
  Kurban bayramı denilince etli ve hesaplı kurbanlık hayvan, kavurma ve mangal ziyafetleri, stoklanmış evlik sucuk üretimi mi; yoksa Habil’in en iyi ürününü Allah’a sunması, İbrahim(as) peygamberin biricik oğlunu Allah’a sınavı/adaması, İsmail(as)’in teslimiyeti, peygamber efendimizin sünneti mi geliyor aklımıza.
        Kur’an, Kurban konusunda bize niyet rotası çizer:
“ Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız(Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları müjdele.”(Hac Suresi, 37)
Kurban Adem’in oğulları için bir sınavdı.
Habil bu sınavı en sevdiklerinden vererek kazandı.
       Kurban İbrahim(as) ve İsmail(as) için bir sınavdı.
       Hz İbrahim itaati, Hz İsmail teslimiyeti göstererek bu sınavı kazandılar.
 Kurban bu gün bizim için de bir imtihan; ya et ziyafeti öne geçecek, ya kurban ibadeti. Evlerimiz bu bayramda baharat değil, bayram koksun. Kurban etleri başkalarının sofralarında ziyafet olsun. Kurban günleri ziyaret günleri olsun, birbirimizden gittikçe koptuğumuz bu günlerde: kurban et olarak değil, ayet olarak insin bizlerin/birilerinin sofralarına. 
        Niyetlerimizi Allah’a, etlerimizi muhtaçlara ulaştıralım.
        Kurbanla Allah’a, bayramla birbirimize yaklaşırsak biz de bu sınavı kazanırız.
         Bağdatlı Ruhi, bizlere ibadetlerin ruhunu şöyle özetler:
          Sanma ey hace ki senden zer ü sim isterler
          Yevme la yenfau da kalb-i selim isterler .
 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
02Ağs

Kızların Cami’de işi ne(!)

27Tem

Müezzin küçük ama...

22Tem

Bu Cami başka...

21Tem

Edep ya-hu(t)

18Tem

Küçüklere, saygı...