Türk İslam Medeniyetinde Musikiyle Tedavi - Murat SERİM

Türk İslam Medeniyetinde Musikiyle Tedavi


İslam medeniyetini oluşturan unsurlardan birisi de hiç şüphesiz musikidir. Musikiye gönül vermiş müzik enstrümanlarını tedavi amaçlı kullanmış, bunu uygulamış ve bilhassa akli ve ruhi hastalıkların tedavisinden bahsetmiş pek çok İslam alimi-hekim vardır. Yakub el-Kindî (834- 932), Zekeriya er-Razi (854-952), Farabi(870-950), İbn-i Sina(980-1037) başta olmak üzere daha pek çok isim musiki ile tedavi yöntemlerinin ilmi esaslarını yazmışlardır. İbni Sina müziğin tıpta oynadığı rolü şöyle ifade eder: “Tedavinin en iyi ve etkili yollarından biri hastanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele etmesi için cesaret vermek, hastanın çevresini güzel ve hoşa gider hale getirmek, ona en iyi musıkiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir.”1  ‘’Şarkı söylemek sağlığınızdan faydalanmak için en iyi egzersizdir. diye düşünen İbni Sina, müzik eğitimini geniş kapsamlı şekilde Kitabü’ş-Şifa adlı eserinde işlemiştir.’’2

Dünyanın ilk tıp eğitiminin verildiği uygulamalı şifahanesi ve tıp medresesi olarak kabul edilen Anadolu Selçuklu hükümdarı 1. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan adına 1206 yılında inşa edilen Gevher Nesibe Darüşşifasında musiki ve su sesi ile hastalar tedavi edilmiştir. Günümüzde Gevher Nesibe Tıp Müzesi olarak hizmet veren bu hastanede Galatasaray’da Tıbbiye-i Aliye-i Şahane (1839) açılıncaya kadar kaynaklar ruhsal rahatsızlıkları olan kişilere toplumdan dışlanmayarak anlayışla, hoşgörüyle muamele edilerek dünyada ilk psikiyatri hizmeti verdiğini yazmaktadır.  

Anadolu Selçuklu ve Osmanlı’daki daha pek çok şifahanede, musikiyle su sesi ve enstrümanlar eşiliğinde tedavi yöntemi uygulanmıştır. Divriği Ulu Cami Darüşşifası (1228), Amasya Darüşşifası(1309), İstanbul Fatih Külliyesinin içinde yer alan Fatih Darüşşifası(1470), İstanbul Enderun Hastanesi(1478), Edirne Sultan 2. Beyazid Darüşşifası(1488), Süleymaniye Tıp Medresesi ve Darüşşifahanesi (1556), akıl hastalıkları ve psikolojik hastalıkların musiki ile tedavide başlıca merkezlerdendi.  Ayrıca Osmanlı hekimlerinin çocukların beşikte müzikle uyutulması, diş hastalıklarının müzikle tedavisi konularında da kitaplar yazdığını görmekteyiz.

Buradan akıl hastalarının yakıldığı Avrupa’daki uygulamalarına mukabil İslam coğrafyasında musiki bir tedavi, bir dinginleşme; durgun, hayata küskün ve çevreye karşı ilgisiz hastaların hayata tutunmasını sağlayan bir araç olarak görülmüştür diyebiliriz.

İnsan sesi başta olmak üzere birçok müzik aleti musikide araç olarak kullanılsa da bu işin ilmi esaslarını yazanlar başta Farabi olmak üzere musiki makamlarının insan ruhuna etkilerini sınıflandırmışlardır. Mesela ‘’Hüseyni makamı: Sabahleyin etkili…Uşşak makamı: Öğle vakti etkili…Hicaz makamı: İkindi vakti etkili…Neva makamı: Akşam vakti etkili…Büzürk makamı: Yatsıdan sonra etkili’’3 olduğunu göstermiştir. Bunun yanında yukarıda isimleri zikredilen İslam alimleri hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğini hem uygulamış hem gözlemlemiş hem de kitaplarında anlatmışlardır. ‘’

Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri Farabi’ye göre şöyle sınıflandırılmıştır: 

1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe-huzur) verir. 
2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk fikri) verir. 
3. Küçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir. 
4. Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir. 
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir. 
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir. 
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir. 
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir. 
9. Saba makamı: İnsana cesaret, kuvvet verir. 
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir. 
11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir. 
12. Hicaz makamı: İnsana tevazu(alçakgönüllülük) verir.’’ 4

Günümüzde de musikinin bir terapi, iş stresinden uzaklaşma, insanın kendini dinlemesi gibi amaçlarla kullanıldığını bilsek de özellikle gençlere hitap eden anlamsızlığa, isyankarlığa hizmet eden ve ayrıca ideolojik amaçlar için de bir araç olarak kullanıldığı aşikardır. Bunun yanında modernleşen dünyamızda alışveriş merkezlerinde, üretim sektöründe hatta hayvan barınaklarında bile musiki, duyguları yönlendirme aracı olarak da kullanılmaktadır. Başta Amerika’da kurulan müzik terapi derneği ve merkezi İtalya’da bulunan ‘’müzik terapiyi temsil eden dünya çapındaki tek profesyonel organizasyon’’5  olan Dünya Müzik Terapi Federasyonunun müzik ve müzik aletlerini bir tedavi yöntemi olarak tescil etmesi başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde farklı kliniklerde beyin ve sinir hastalıkları, kanser, kalp rahatsızlıkları, psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanıldığını görmekteyiz. 

Darüşşifalarda uygulanan müzik terapide milli ve otantik musikinin yine kültürümüze has farklı enstrümanlarla icra edildiğini anlamaktayız. Türklerde İslam öncesi dönemde hastayı transa geçirme, iradeye güç verme, cesareti artırma amaçlarla kopuz ve sazı kullanmışlar Mevlevîler ise ney, rebab, çeng, kudûm, halile müzik aletlerini tercih etmişlerdir. Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası için Evliya Çelebi tedavide kullanılan müzik olarak şunları söylemektedir: “Hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve sevdalıların derdini azaltması için, on kişi şarkıcı ve çalgıcı kulunu görevlendirmiştir ki, bunların üçü şarkıcı, biri neyzen, biri kemancı, biri kuramcı, biri santurcu, biri udi olup haftanın üç günü hastalara ve beyinsel özürlülere musiki faslı verirlerdi.”6  Amasya Darüşşifasında müzisyen maketlerinde kanun, çeng, tambur ve kudüm çalan takımı görebiliriz. 

Tarihin en eski çalgılarından Farabi’nin icat ettiği, diğer çalgıların arasında en mükemmeli dediği uddur. Selçuklulardaki adıyla bimarhane ya da maristan olarak adlandırılan Osmanlı’daki Darüşşifalarda ud ve kanun sazının kullanılan çalgılar arasında olduğu 19. yüzyıldan sonra rağbetin arttığı anlatılmaktadır. Osmanlı klasik Türk müziği aletlerinden olan kanun sazı, tınısıyla nağmelere bambaşka bir ruh katmakta insanı adeta huzurla donatmaktadır. Türk musiki tarihimize baktığımızda kanun sazı icracılığı ile nam salmış pek çok isim vardır. Özellikle 19. yüzyılda kanun sanatçılarının ilki olarak Kanunî Ömer Efendi ( - 1870) ‘’Türk Musikisi’nde çok uzun zamandır terk edilmiş Kanun’u tekrar İstanbul’a getirmiş… bu suretle, XIX. asır sonlarında kanun, Türk Musikisi’nin başlıca aletlerinden biri haline gelmiştir.’’ 7

 

-------------------

[1] http://www.deontoloji.hacettepe.edu.tr/ekler/pdf/halil_tekiner/haliltekiner_sunu.pdf

[2]https://www.academia.edu/43076394/TüRK_İSLAM_MEDENİYETİNDE_MÜZİKLE_TEDAVİ_YÖNTEMLERİNİN_UYGULANDIĞI_ŞİFAHANELER_AMASYA_DARÜŞŞİFASI

[3] https://www.j-humansciences.com/ojs/index.php/ijhs/article/view/1732

[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219262

[5] https://wfmt.info

[6]https://www.altayli.net/turk-tibbinda-muzikle-tedavi.html

[7]https://9lib.net/document/z1d59423-sazının-icrası-öğretim-teknikleri-karşılaştırmalı-analizleri-eğitimi-etütleri.html

 

muratserim@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI