Murat SERİM

TASAVVUFİ TERBİYEDE EDEP YA HÛ

Murat SERİM

Erzurum’da Abdülbaki Çınar Hocamızla Rufailik üzerine söyleşimize devam ediyoruz.

Tarikatta halife kime denir? Kim tarafından verilir? Halife olmanın şartları ve yetkinlikleri nelerdir hocam?

‘’Efendim, tarikatta günümüzde mâlum 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldıktan sonra bu resmi meşruiyet ellerinden alınmıştır. Gayriresmi olarak bunlar temsil edilir. Osmanlılar zamanında meşayıh arifan meclisinde bir imtihana tâbi tutulurmuş. Mürşidi kâmilin terbiyesinde yetişen, taat ve ibadetlerde evrat ve ezkârda mürşidin olmadığında onun ardından gelen, yetişmiş kişiye halife diyoruz. Esasları nelerdir? Mesela mürşidin olmadığı yerde namaz kıldırabilme yeteneği, mürşidin olmadığı yerde evrat ve ezkâr, ilmi tarif vuzuha kavuşturacak bir bilgi, yetenek ve donanımda olan kişilere denir.’’

Peki bu halifelik görevini mürşit bizatihi kendisi mi veriyor hocam?

‘’Tabi, o da bu yolun Hz. Resullullah’tan bu güne bugünden kıyamete kadar sahih olanlar muhakkak ki manevi olarak irtibata geçmek suretiyle kendinden öncekilerin de müsaadesini, onayını, işaretini almak suretiyle verirler. Hakikatinde bu böyledir.’’

Şunları da duyuyoruz: Falanca kişi aynı aileden veya farklı aileden rüyasında görüp işte bana falanca kişi ilham oldu, mürşitlik görevini verdi, ben de mürşidim, şeyhim diye halife olduğunu iddia edenlere ne kadar itibar etmeliyiz? Ne kadar güvenmeliyiz? Bunları izah eder misiniz hocam?

‘’Şimdi burada tabi rüyayı bilmek lazım.’’

Rüyayı konuşacağız hocam.

‘’Şeytanın gösterdiği rüya, vücudun tabiatından görülen rüya, sahih rüya. Hâl böyle olunca sahih rüya Hz. Resullullah’ın nübüvvetinin 46 cüzünden bir cüzdür, başımızın tacıdır. Ama bir insanın gördüğü rüyaya bir başkası şehadet edemez. Ben şahitlik edemem. Murat Bey dese ki: Az önce uyudum. Ey Abdulbaki Çınar Hocam! Seninle İstanbul’da Ayasofya’yı Cami Kebir’deydik. Şehadet edebilir miyim? Elbette hayır. Göreni bağlar. Yani genellikle bir mürşit terbiyesinde yetişmeyen nevzuhur ortaya çıkanların biraz kılıfı olarak görüyoruz. İtibar etmiyoruz.’’

Bu halife diye nitelendirilen insanlara ne tür görevler veriliyor?

‘’Demin arz ettiğim gibi mürşidi kâmilin olmadığı zamanlarda o evrat ve ezkâra, yani dergâha yani meydan odasına yani belirli usul dairesinde zikir talimleri yapıldığı zaman, mürşidin olmadığı yerde müritlere o talimi yaptıracak ehliyetli kişi demek. Yani o görevler ona veriliyor. Bunu şuna benzetelim: Güzel bir Çin atasözümüz var: Çıraklığını yapmadığın mesleğin ustası olamazsın. Bir âlimin ilmini öğrenmek bir yıl, âlimin ahlakını almak bir ömür gerektirir. İslam tarihine baktığımız zaman Abdullah İbni Ömer diyor ki: Hz. Resulü Zişan Efendimizi kastederek: Bu gözlerin gördüğü hiçbir şeyi Resullullah’tan, ben müşahade ettiğim hiçbir şeyi yargılamadan, sorgulamadan hayatıma tatbik ederim. Bu bize peygamber sevgisini ortaya çıkardığını gösteriyor. Yani bir halife de tasavvufta kendinde ölür, mürşidinde dirilen o olmadığı zaman tıpkı onun gibi olan bir insan demektir.’’

Anladım hocam. Hocam bir Müslümanın İslam’ı yaşaması Allah’a ulaşması için mürşide intisap etmesi şart mıdır?

‘’Muhterem hocam hiçbir ilim yoktur ki öğreticisi olmamış olsun. Hâl böyle olunca tüm sanatlar meslek erbapları da böyledir. Kişinin yalnızca kitap okuyarak âlim olması, yalnızca âlimin ahlakından seyrederek istifade etmesi mümkün değildir. Bu manada ilk mürşidi kâmilimiz Hz. Resulü Zişan Efendimiz Cebrail aleyhisselam şahsında düşünürsek ve ordan silsile yoluyla gelenleri nazarı itibar alırsak mürşidi kâmil mutlak ve muhakkaktır. Yani mürşidi kâmil olmadan insan kendi kendini ne kadar yetiştirebilir? Yüzdelik dilimde yüzde 2,3 gibi ancak. Buradan hareketle mürşidin varlığı elzemdir.’’

Manevi boşlukta olan Müslümanlara tavsiyeleriniz nelerdir hocam?

‘’Bu çok önemli. Her ilim dışa açılırken tasavvuf ilmi içe açılır. Manevi boşlukta olan insanların aradığı yegâne huzurdur. Kanaati insan tanımazsa, şükrü tanımazsa, Allah’ın nimetlerine karşı şükranı nimet olmayı bilmezse, Batı’nın içimize attığı Batı tandanslı çıkan içinden canavarı denilen ilimlerle insanlığın mutlu, huzurlu olması mümkün değildir. Meşhur bir sözümüz var. Huzur İslam’da. Huzur huzurda olanlarındır. Yani Hz. Resulullah’ın mirasının vârisi olan Allah dostunun huzuruna gidip dünyevi her ne sıkıntınız varsa onun sözünde, sohbetinde, nafiz nazarlarında kişi o huzuru elde etmiş olur. Dolayısıyla kainatta insan neye sahip olursa olsun bir insanı kâmilden uzak kaldıysa huzuru bulması mümkün değildir.’’

Anadolu’ya gelen ilk mutasavvıflar kimlerdir ve katkıları nelerdir?

‘’Rufai tarikatı bağlamında biz Ege ve Marmara’ya Filibe hanedanı Kenan Er Rufai şahsında, İç Anadolu’ya Çorumlu Hacı Hafız Ebubekir Baba’nın şahsında, Doğu Anadolu’ya da 1800’lü yılların başında Seyyidin Hacı Ahmed Baba’nın şahsında geldiğini; Osmanlı’nın son evrelerinde Hıristiyan misyonerlerin gezip de Müslümanları dininden çıkarmaya çalıştığı dönemde o metafizik dönemlerde metafizik donanımlı insanlar Müslümanların imanını korumada çok etkin olmuşlardır.’’

Seyyid Ahmed Baba’nın büyük dedeniz olduğunu söylüyorsunuz. Öyle biliyoruz değil mi hocam?

‘’Dedem Hacı Mevlüd Baba’nın dedesi. Ben Hacı Mevlüd Baba’nın terbiyesinde yetiştiğim gibi Seyyid Hacı Mevlüd Baba da Hacı Ahmed Baba’nın terbiyesinde yetişmiş.’’

Hocam tasavvufi terbiyenin tahsil edildiği mekânların girişinde ‘edep ya hû' yazılı levha asılıdır. Tasavvuf ilminde edep nedir? Ve edebin türleri nelerdir? 

‘’Edebi biz kendi içinde ikiye ayırıyoruz. Zahiri edep, batıni edep. Zahiri edep; bizim giyim kuşamımız, yaşadığımız mekânların İslam’ın emrettiği doğrultuda olması. Batıni edep ise insanın nefsini tanıyıp hilelerinden yani insanın kalbine bir dahili bir harici düşmanı var. Bu dahili düşmanı nefsi emmare, harici düşmanı şeytanı lâyene. Hâl böyle olunca insan kendisini tanır, nefisle yapılacak mücadelede aklıselimi esas alırsa muhakkak ki o, huzura doğru yönelir, mutluluğa doğru uzanmış olur. Rabbimiz buyuruyor ki: وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ  Ve na'lemu ma tuvesvisu bihi nefsuh, ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veridi. Biz insanı yaratınca içine nefis ektik. Onunla yapılacak mücadelede biz ona şahdamarından daha yakınız. İşte zahiri ve batıni edep dedik nefisle yapılacak mücadelelerde. Kur’an-ı Kerim bize nefsin ilk önce emmare olduğunu öğretir.  إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ  İnnen nefse le emmaretun bis suı. Bunu bir örnekle vadrib lehum meselen, misal vermek suretiyle manayı akla yaklaştırıp ve aklı besleyelim. Diyelim ki insan evde veya sokakta günlük hayatını idame ettirirken münadi yani İslam dininde namaz için çağrıda bulunan müezzinler hayye alessalah dediğinde kişi hiç alakadar olmuyorsa ve o namaza içinde bir meyil besleyemiyorsa gitme hususunda bir enerji bulamıyorsa haleti ruhiyede nefsi emmarededir. Kişi nefsi emareye işte tasavvuftaki usul ve esaslar üzerinden muhalefet edip aklıselimi esas kılarsa ikinci bir merhaleye yükseliyor. Bunun adına nefsi levvame diyoruz. Adını Kur’an-ı Kerim’den وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ Ve la uksimu bin nefsil levvameh. Kasem ederim pişmankâr olan nefse. Buradan şunu anlıyoruz: Yani Abdülbaki Çınar yatağında yatıyor. Münadi nida ediyor. Esselatu hayrun minnennevm. İcabet etmiyor, kalkmıyor ama ruh cılız bir ses olarak bir nedamet, pişmanlık duyuyor.  Diyor ki: ‘Ey Abdülbaki Çınar! 2023 yılının 8. ayının 17. sabahı bir daha geriye gelmez ki. Keşke kalksa idin.’ Kişi yine nefse muhalefet eder, aklıselime ittifak ederse üçüncü bir merhaleye geçiyor. فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا Fe elhemeha fucureha ve takvaha. Ayetinden Allah’ın ilhamı, fışkırarak insan ruhuna geliyor. Yani insan ibadeti duyduğu zaman icabet ediyor, yani hayye alel felah haydi kurtuluşa emrini duyunca icabet ediyor, icabet ettiği için günah işlemiyor ve nedamet de duymuyor. Kişi yine ilerlemeye devam ederse Peygamber Efendimiz: ‘İki günü denk olan ziyandadır.’ buyuruyor. Yine ilerlemeye devam ederse dördüncü bir merhaleye geliyor. يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي. Ya eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrcii ila rabbiki radıyeten mardıyyeh. Fedhuli fi ibadi. Vedhuli cenneti. Ayeti kerimesinde buyurulduğu üzere Rabbimiz buyuruyor ki: Ey tatmin olmuş, mütmain olmuş, itminana ermiş, sebepler gözünden düşmüş, müsebbibi bulmuş olan kul! Sen Rabbinden razı ol, Rabbin de senden razı olarak gir cennetine. Hz. Allah yarattığı cümle canlının rızkına kefalet verirken cennetine kefalet vermiyor. Ama mutmainne makamına eren kulunun cennetine de kefalet veriyor. Kişi yalnız başına tasarruf ve tasavvuf âlimleri diyorlar ki: ‘Ancak nefsi mülhimeye gelir.’ Mürşidi kâmil desteği olursa nefsi mutmainneye erer. Hâl böyle olunca yani birisi size bir yemek ikram etti. O yemeği ikram edene teşekkür ederken onu yiyecek ağzı, yutacak boruyu, ayrıştıracak seperetör görevi gören mideyi verene şükredersiniz. Biri size bir takke hediye etti. Takkeyi verene sebeplere teşekkür eder. Müsebbi ona o duyguyu veren, giyinecek kafayı verene şükreder. Kişi Allah’a yaklaşmış olur. Allah ondan razı olur. Has kullarının arasına katar. Onu cennetine dâhil eder.’’

3.bölümün sonu

Yazarın Diğer Yazıları