Geveze modernite - Mehmet AYMAN

Geveze modernite


Az okuyup çok konuşan bir toplum olduk. Çünkü modern hayat biçimi geçmişten bize intikal eden ne kadar değer varsa hepsini yavaş yavaş erozyona uğratıp, aşındırıp yok ediyor. “Az ve öz konuşmak ama hakikati konuşmak” da bu değerlerden biriydi.
İnsanımız artık sukuta değil çok konuşmaya değer veriyor. “Söz gümüşse sükut altındır” ölçüsü unutuldu da “leyleğin ömrü laklakla geçer” misali, insanlar ha bire konuşuyor oldu. Evde,  çarşıda, pazarda, sokakta kadın erkek, çoluk, çocuk herkes ha bire konuşuyor. Hiç kimse “ben bu konuda ehil değilim, ehil birine sorun” demiyor. Sorulan her soruya olur olmaz cevaplar veriyor. “Benim söylediklerimden acaba birileri yanlış etkilenir mi, bilmeyerek de olsa birilerine zarar verir miyim acaba?” diye düşünmüyor. İlginçtir ömründe birkaç satır bile ciddi bir şeyler okuma zahmetine katlanmayanlar bile hemen her konuda uzman edasıyla konuşup duruyor. Olmayan aklından insanlara hisseler dağıtıyor. Yol gösterip nasihatler veriyor. Aklı kendine bile yetmeyenler birer dahi edasıyla insanlığın çözülmez gibi görünen en mahrem problemlerini konuşarak çözüyorlar.
Kısaca ağzı olan herkes her konuda konuşuyor. Çünkü çok konuşmak, boş konuşmak da modern çağın hastalıklarından birisi olsa gerek. Özellikle bir bilgi kaynağı olmaktan öte insanların boş zaman geçirmek için kullandıkları televizyonun başına geçip, yorgun vücutlarıyla ve uykulu gözlerle dinledikleri birkaç programdan izledikleri malumat kırıntılarını ertesi gün bilgi diye insanlara yutturmaya çalışan ukalalarla doldu her yanımız.
Bilgi o kadar ucuzladı ki ona sahip olmak için televizyonun başında birkaç saat geçirmek veya gerçekte bir bilgi kaynağı olmayan internetten birkaç haber okumak ya da bir boşboğazlar meçlisinde birkaç saat oturmak yetiyor da artıyor bile...
Bir de, “ne gerek var sayfalarca makale veya ciltlerce kitap okumaya? Hangi devirde yaşıyorsunuz be kardeşim, açıyorsunuz interneti her türlü bilgi elinizin altında” diye üste çıkmaları yok mu? Asıl o kahrediyor adamı.
Bu tutum ve tavırlar gerçek bilginin değerini düşürüp ucuzlatıyor. Halbuki faydalı ve değerli bilgiyi elde etmek için uzun bir emek ve zahmet çekmek gerekir. Çünkü tahkik edilmeyen yani doğruluğu ve yanlışlığı tespit edilmeden kabul edilen hiç bir bilgi güvenilir bilgi değildir.
Herkesin her konuda konuşması sonuçta öyle bir kaos durumu oluşturuyor ki, kim doğru kim yanlış konuşuyor anlayamaz oluyorsunuz. Elinizde doğru bilginin kıstası olan bir takım ölçütler de olmadığı için doğruyu yanlıştan ayırt edemez hale geliyorsunuz. Öyle ki bu gün duyup inandığınız bir haber ertesi gün başka bir kanaldan yanlışlanıyor. Siz eğer sıradan bir haberi veya gündelik bir malumat kırıntısını bir bilgi gibi algılar ve inanırsanız ertesi gün o yanlış bilgiyle bir anda cahil kalıyorsunuz da haberiniz olmuyor. Bu gibi sebeplerle çevremiz okuma yazma bilen cahillerle doldu da fark edemez olduk. Maalesef on binlerce yüksek öğrenim görmüş insan okumayla yazmayla ilgisini çoktan koparmış durumda. Çok trajik bir durum ama birçok üniversite hocası bile alanı dışında (o da sadece zorunlu olanları) bir şey okumuyor artık. Hele hele toplumun eğitilmesi sorumluluğu kendilerine verilmiş öğretmen arkadaşlar hiç mi hiç okumuyorlar. Boş boş konuşmak çok kolay ve hiç bir bedel de gerektirmiyor çünkü. Zahmet yok, sıkıntı yok, oh ne alâ memleket!
Çok ve boş konuşanların yanında bir de süslü ve bilimsel terminolojiyle karışık cümlelerle entelektüel nutuklar çeken bir zümre var. Saatlerce konuşur ama sonuçta yararlı hiçbir şey söylemezler. Bir insan birkaç kitap okur da nasıl allameyi cihan kesilir anlamak çok zor. Olsa olsa kendini bilmezlikle izah edilebilir bir durum bu.  Hele hele üç beş cümle de ezberlemişse artık kendinde dur durak bilmeden konuşma hakkını görür. Konuşmak doğal bir haktır onun için.
Bu gibiler her şeyi bildiklerini zannederler ama “en büyük bilgi kişinin haddini bilmesidir” gerçeğini bir türlü anlamazlar. “Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olamaz Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz.” ~ (Talibî) gerçeğindeki hikmeti de anlayamadıkları için sürekli her konuda konuşur da konuşurlar.
Bir de ’bana göre’ hastalığına tutulmuş adamlar var. Her konuda konuşurlar, her konuda söyleyecek bir şeyleri olan bu insanlara; söyledikleri saçma sapan şeylerin referansını sorduğunuzda; “bu benim fikrim, ben böyle düşünüyorum” derler ve işin içinden çıkarlar. Bu tür insanlara her hangi bir ilmi konuda hakikate ulaşmak için ciddi emek sarf eden, belki de bir ömür çaba harcayan insanların görüşlerine itibar etmenin öneminden ve gereğinden bahsettiğinizde de “O da insan, ben de insanım, benim o’ndan ne eksiğim var, bu da benim düşüncem” deyip işin içinden sıyrılıp çıkıyorlar.
Sonuçta kendini bilmez, haddini bilmez bunca insanın olduğu bir toplumda sözün değeri düşüyor, bilginin itibarı ortadan kalkıyor ve Bilgin’e saygı azalıyor. Ciddi bir kaos oluşuyor. Kim doğruyu söylüyor, kim yanlışı savunuyor, bilemez ve anlayamaz oluyorsunuz.
Modern çağın dedikodu üretme ve değerli olanı sıradanlaştırarak itibarsızlaştırma gibi bir misyonu olan sosyal medya da özellikle şeytani güçlere hizmet ettiği için bu tür değersiz bilgileri yaymakta çok müsait bir zemin oluşturuyor. Binlerce, on binlerce değersiz malumatın veya ifsat edici bilginin tedavülde olduğu bir ortamda da hakikati söyleyenlerin sesleri kısık, sözleri etkisiz kalıyor.
Hâlbuki kadim İslam geleneğinde boş ve lüzumsuz konuşmaya asla değer verilmez, bilakis yasaklanırdı. Bu konuda Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir Hadisi Şeriflerinde Hz Peygamber “Allah’a ve Resulüne inanan kimse ya hayır konuşun ya da sussun"[Tirmizî, Kıyamet 51, (2502)]  buyuruyor.
Sözümüzü Kur’an-ı Kerimden bir ayetle bitirelim.
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” 17/İSRÂ-36:
 

aymanmehmet@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
26May

Vakıf

14Mar

Gül yaprağı hikâyesi

23Şub

Dinlemeden anlamak 

07Şub

İyi ki varsınız

18Oca

YILANLA TİLKİNİN HİKÂYESİ