Keder ektim yüreğime - Halil MANUŞ

Keder ektim yüreğime


Sevgili Dostlar,

Başlık son çıkan şiir kitabımın adıdır.

Daha kitabımın çıktığını siz değerli dostlara tam duyuramamışken, en az sizin kadar değerli bir okurum kitabı tez elden alıp okumuş ve kitabın tanıtımını kendisi yapmak için başlamış gönlüne dokunan yerleri satır satır yazmaya. Öyle bir tanıtmış ki kitabı ben üzerine bir harf dahi eklemeye gerek duymadım. Bu haftaki köşemi sevgili okurumun yazısına ayırdım. Sizlerde okuyun bakalım bir şiir kitabı kendini nasıl tanıtmış sizlere:
***
Ben bir şiir kitabıyım, adım “Keder Ektim Yüreğime”. Ankara ayazında mart camdan baktırıp kazma kürek yaktırırken ve cemre toprağa düşmeyi unutmuşken Gülnar Yayınları’nda biraz önce doğdum. Büyük bir ailenin en küçüğüyüm; Can Parçam, Can Tanelerim, Ey! Aşk, Sen ve Ben, Vurgunum, Söz Ver Oğul, Deli Gönül, 50 Kelam 50 Kalem ve Aklımdasın adlarında benden önce doğmuş hepsi birbirinden güzel kardeşlerim bulunmaktadır.  

Müellifim kimdir diye sormayın bana, o da sizin gibi bir âdemoğlu. Bana hayat veren büyük ozanın ismi Ozan Halil Manuş. Kendisi 1960 yılında Kayseri İli Felahiye İlçesi Karaşıh Köyü’nde doğmuş. Onu, içime yazmış olduğu şiirlerin her bir kelimesi ve her bir mısrasından dolayı çok iyi tanıyorum. Şanlıurfa’da eğitimcilik yapıyor, işte buyurun Halil İbrahim sofrasına:  

Kader ağlarını ördü ve onca yılını gurbette geçirdi. Gurbet, ayrı kalıştı anadan yardan. Hasret, iç çekişti terk-i diyardan. Atalarımız “kapının ardı gurbet,” derlermiş. Bitmez bir elem, çile, hüzün ve kedermiş. Rabbim bazı kullarını böyle denermiş. 

Neler görmedi ki dünden bugüne. Bu dünyada ne mal istedi ne de köşk. Bir tek nefes canına minnet. Zenginlik ki esas gönül işi, hayır işle, boş geçirme gününü, dedi. Derdi var sürekli inler, ondaki dert ilahi aşk. Rabbim dert yüklemiş bu kuluna, keder ekmiş yüreğine. Neler çekmiş sormayın bana, saçlarındaki aklar şahit. Sor bir onlara, tel tel anlatsınlar sana. Başkasına el açmadan, emeği ile çalıştı tek başına, hiçbir zaman haram katmadı helal aşına. Sıkıntılardan kaçmadan sabrederek boyun büktü ve şükre alıştırdı dilini.  

Bir zamanlar hamdı, pişti. Aşk başa gelince çile çekti ve kavurdu aşkla canını. Zamanla sıyrıldı haset ve kinden. Bir damlaydı şimdi ise bir derya oldu. Taptuk Emre ocağına yıllar yılı odun taşıdı, yüklemedi kucağına eğriyi ne de yaşı. Alnı açıktır, yüzü ak. Dostça açıktır eli, Mevlana’nın gönlü vardır onda. Hakkı haykırmaktır tek ölçüsü. Dışı neyse aynıdır özü ve sözü. Ozanlıktır payesi, hep acılar sermayesi. 

Nasıl anlatayım sana, keder ekti işte yüreğine. Hem çaldığı sazıyla hem söylediği sözüyle Halil’in sesi hep bizi söyler. Yıllar yılı yazıp çizdi. Bir gönle girmek demek dünyaya değerdir diye bildi. Haksızı kayırmadı ve mazlum dururken zalime hiç sarılmadı.  

Yüreği bir yangın yeridir, yarası çok derindedir. Halil’in sözü dokunaklı, odun gibi ama haklı. Sözlerindeki anlam derin. Halil’in sözü anlayana ama gitmez kimisinin hoşuna. Ama anlamayan kişilere ister tar çal ister cura, boşuna. Boyuna yazar durur Halil’im. Mert olanın neler gelir başına. Korkusu yoktur canı teninden çıkmadıkça. Kabulüdür ne gelecekse Hak’tan.  

Bilirim, Halil’in yükü ağır, dostlarıysa kör ve sağır. Dostları yontuyordu hep kendi yönüne, nalıncı keseri mübarek.  Halil’im, göz at etrafına şöyle, bir dost var mı, onu söyle? Hep beladır başa kibir. Dost gönlünü kırar, bilirim bir bir. Akşam seninle dost yatanlar düşman kalktı sabaha. Halil’im zamanla tanıdı olgunu ve  hamı.  

Dilimize kanka girdi, kayboldu dost. Ana dilimizi öz Türkçemizi çarpıtırsan çarpılırsın, her kelime bir tuğladır, dedi.  Ama dost bildikleri taşa tuttu. Küpte ne varsa o sızar. Canını yaktı can dedikleri. Bu anlattıklarıma saçlarındaki aklar şahit. Kimi vurdu, kimi biçti. Halil ise kan akıttı gözlerinden ve yıkıldı söylenen sözlerden.  

Gerçek dostla dost gibiyi bir tutma Halil! Çürük maldan zarar gelir sağlama. Namerdin sözü kurşun gibidir işler, çürük tahta çivi tutmaz demişler. Çivi bile iz bırakırken tahtaya, her acı söz bırakmaz mı kalpte iz? Eğri oktan doğru hedef bekleme, emin adımlar at, sonra tekleme.  

Pekmez olmaz üzümlerin koruksa, derler. Biliyorum, olmaz sende hile, oyun. Sabret ama olma koyun. Halil, dikkat et dostuna, itle yatan bitle kalkar. Gül içinde gül kokarsın. Gün gelir dost bildiğin kuyu kazar, darbe vurur ve sırt döner kardeş kardeşe. Eğer dostun yapıyorsa hesap işi, itle yatan bitle kalkar, körle yatan şaşı kalkar. Halil bu boğaz kırk boğum, her boğumda ayrı doğum. 

O kadar söyledim yine de yüz çevirmedi dosttan Halil. Halil tutulmaz benlik belasına. Kimi ağayım der, kimi beyim. Adamın sermayesi yüreğidir, “ben” demekle adam mı olunur? “Ben” diyenler insan ise ben neyim? Fani denen dünya kimseye kalmaz, “ben” diyenleri tarih gün gelir çöpe atar. “Ben” diyen adam sayılmamalı bence, “ben” demek bizi yok saymak değil mi? Halil, seslen her ferde, hep “ben ben” diyenler de ölecek.  

Dünya dedikleri bir dönme dolap, kimi altta kalır kimi zirvede. Nasıl kabullenilir kula kulluk, makam ve mevki hepsi geçici.  Halil’im öyle bir zamandayız ki kavunlar kelek, üzümler koruk olmuş. İnsanların tavırları nahoş ve sözleri savruk olmuş. Sükût altındır da konuşur hep, tiz perdeden çıkar hep sesleri. Kimisi orta direk kimisi tomruk.  

Şaşırma ha! Bunlar hem kel hem de foduldur. Hepsi üst kademe, hepsinde de önden görünüyor ense. Kasıp kavururken âlemi Firavunlar, ayaklar baş, başlar ayak olmuş. Kimisi babadan oğula mebus, kimisi beşikten mezara meyus. Kimi var, her mecliste başköşede, kimi var, umut dilenir şişede.  

Bu dünyanın meyvesini kimler yemiş, kimler içmiş, bir anlatsam da dinlesen Halil’im. Şeytan torbaya girse, bukalemun gıpta eder bunları bir görse. Fikirleri yok ki zikirleri de olsun. Aman ha! Oturtma yanına bu asalakları. Bir nimetten de sanma, adam yerine de koyma! Saman koyun bunların musurlarına ve katın gitsin sürüye… 

Gurbet ellerde nice güzel şehirler gezse de Halil, hep der “memleket memleket!”.  Onun için bir ömre değer köyün hayali, hüzün kaplar köy türküsü dinlerken. Duymuş ki bahar gelmiş köyüne, bu hasretlik yer adamı, burnunda tüter Karaşıh köyü. Tarifi imkânsızdır bu duygunun. Gurbet elden ana yurda dönerken kıvrım kıvrım uzar yolu ve nazlı nazlı akar durur cansız toprağa hayat veren, Kızılırmak boyu. 

Karaşıh köyünde topraktır üstü her damın, değeri çoktur samanın. Köylümün elleri çatlaktır, yüzleri kavruk ve alın teri düşer toprağa. Gelinlik giymiş kız gibidir dağlar, yağmur yağıp eriyince karlar. Gün batıp da karanlık çökünce, ılgıt ılgıt eser yeli, deli deli coşar seli, burcu burcu kokar gülü. Yedi oluklu o büyük pınarın şırıl şırıl akar suyu.  Köyümün toprağı bir başka, taşı bir başka, aşı bir başka. Köyde tandır ekmeği, katıksız kepekli un başka. Taş armuduyla şeker armudunun kurusu bir başka, yaşı bir başka. Pınarda su dolduran kızların, gözleri bir başka, kaşı bir başka. Lakaplıdır tüm delikanlıları, körleri bir başka, şaşıları bir başka. 

Halil’im seyreder doya doya Armutluk’tan Safrantı’yı. Halil’in göçtü babası, amcası dayısı, ciğerleri olur kıyım kıyım. Kılıcı paslı kırıktır yayı.  Fakat köyünde bir haller var; İbibikler ötmez olmuş, tüten baca tütmez olmuş, bağlar hazan, binalar viran, maziden bir eser kalmamış sanki. O güzelim yaylalarda çayır, çimen bitmez olmuş. Yalnız kalmış yazı yaban, sırtı kepenekli çoban, sürüsünü gütmez olmuş. Torun, torba cümlemize yeten ekmek artık yetmez olmuş. Sofrada yok ki doysunlar, yarım karın yaşar olmuşlar…  

Yüreği her daim vatan sevgisi ile yanar.  Şafaklar gibi dalgalansın diye bayrak, sıkıca sarılır Halil’im Türklüğün birlik davasına. Gururludur Türk olmaktan. Halil’im coşar taşar özden, ayırmadan hiçbir ferdi, “vatan” der, dolar taşar. Kim ki göz kor vatana dar eder vatanı ona. Serden geçip korur, şehitlerin kanlarıyla sulandığı bu aziz toprakları. Milletin derdi onun derdi olur. Vatanı sever karşılık beklemeden, yıkamaz kimse onu yüreği teklemeden.  

Dün daha üç eski kıtada at sırtında hüküm sürerken biz Türklerin üzengisini öpenler, hor bakar olmuş bize. Öz vatanının öz evladı olarak, ana gibi mübarek saydığı, uğruna can koyduğu vatanı hakkındaki sözlere Halil’im üzülür, çekilir bir kenara sıkar yumruğunu. Ne yapsın zincir vurmuşlar yüreğine.  

Lakin “Cepheye gel!” deyince şaha kalkar dizginlenen kısrak gibi, hedefe kilitlenmiş gibi koşar. Hırçınlaşıp kabararak Tuna gibi akıp da gelir, asker misali topuktan selamını çakıp da gelir, Hasan Tahsin gibi tek kurşunu sıkıp da gelir. Kimseden korkup sinmez. Yoksa solar bayrakta al, ya cesaret ya esaret. Yurdu kara sevdası. Vız gelir sehpada idam. Delik heybe açılmasın, damarına basılmasın Halil’imin, ya cesaret ya esaret… 

Halil’im, kalk ayağa silkin, titre ve doğrul. Sil gönülden pası. Ömür nefes kadar kısa, kalk uykudan gel kendine. Bak! Gidenler çok dönenler yok. Bugün varsın yarın yoksun. Ne yaparsan doğruca yap, mahşerde hesap vermek zordur.  

Aynadaki resim gibi bu dünyada her şey suret. Dünya denen oyalanılacak yermiş. Ömür bir nefestir inan! Ağaç kurur, yaprak solar, birer birer düşer sararan her bir yaprak. Yel gibi geçerken zaman, bekler durur bizi ahret. Dünya kuruldu kurulalı doğan ölüyor. Tek tek gidiyor gelen, bir nefes ömür denen. Gelen var mı, vade dolup gitmedik? Kim varmış ki, musallaya yatmadık? Nasıl olsa vakti gelen gidecek, gün gelecek nefesler de bitecek.  

Rabbim kitap gönderdi bize, kulak vermedik söze, yenildik nefsimize. Gaflet verip uyutma. Hak yolundan şaşırtma. Boğulurken günaha, çıkart bizi felaha.  

Halil ümit kesmez Hak’tan. Bilir, her çilenin sonu felahtır, Rabbi, şahdamarından daha yakındır. Yaratan her duanı işitir. Tövbe et dilini, aç elini, boş çevirmez el açıp isteyeni. Kapındaki kulunu boş çevirme Yarabbi. Rahman da sen Rahim de sen. 

Dağlar çöker gök dürülür, mahşer günü kul sürülür. Binip ecel atına varınca hak katında affet bizi. Mizanda hesap görülür. Ömür dediğin bir yarış, hedefler mahşere varış. Kabir son duraktır, kabir ötesi nedir bilinmez. Uyan da gafleti bırak, sanma ki ölüm bizden ırak. Çağırmadan bizi kabir, tövbe edip yalvararak Şeytanı getirip dize, gem vuralım nefsimize.  

Halil, dost belledi ölümü. Bir top kefen bezi malı mülkü. Ancak malım dediğin bir top bez, onu da toprak alacak, senden bir hiç kalacak. Yakasız kefen bezini, kimler kesmiş, kimler biçmiş. Hayat böyle, konan göçer. Bir fasıldır ömür geçer. Ecel şerbetini, günü gelir her can içer.  

Sonunda ecel seni ha yendi, ha yenecek. Felek bakmaz yaşına, ten musalla taşına, ha bindi ha binecek. Emir gelince Hak’tan, kabrin kazıldı çoktan, ha indi ha inecek.  

Kara toprağa koyunca, toprak atarken kürek kürek, dönüp bakmazken dostların ruhsuz bedenine, ana şefkatiyle kucak açar kara toprak. Doğarken nasılsak çıplak, suyu bekler gibi toprak, hasretle bekler bedeni.  

Halil’in de mezar taşına “garip bir kuldu,” diye yazın.  (Feyami CAN)
 

halilmanus@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
21Nis

Bir hıyar aranıyor

28Mar

Keder ektim yüreğime

18Mar
01Mar

Üç aşağı beş yukarı

21Şub

Dosta dostça kelam