İhsan ÖZKAN

Neme Lazım!

İhsan ÖZKAN

Farkında mısınız bilmiyorum, gençleri yetiştirirken masa başı işi olsun, memur olsun, doktor olsun diye bir sürü para harcıyoruz, öğütler veriyoruz, yeri geliyor derslerine çalışsınlar diye yalvarıyoruz. Acaba aynı gayreti imanlı olsun, namazını kılsın, edepli ve ahlaklı olsun diye gösteriyor muyuz? Ya da yalvarıyor muyuz?     

Yıl 2025, 14 yıllık öğretmenim, şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki ahlak ve edep seviyesi yüksek öğrenci hem sorumluluk sahibi oluyor hem de akademik başarısı yüksek oluyor. Bu sebeple gençlerimizin, çocuklarımızın mesleklerinden ziyade ahlaklarına, imanlarına değer verirsek, bunlara yoğunlaşırsak zaten sorumluluk sahibi olacaktır ve dersleri de iyi olacaktır. İnsan nefes alıp verdiği, çalıştığı müddetçe rızkına Allah kefildir. Zaten rızkın bittiyse, ölmüşsün demektir. 

En önemli sorumluluğumuz Yüce Allah’a karşıdır. Bu yüzden Allah’a iyi bir kul olmak, gençleri ve çocukları iyi bir kul olarak yetiştirmek önceliğimiz olmalı. Çocuklar hamur gibidir. Siz nasıl şekil verirseniz o şekli alır. Sizin çocuğunuzu yetiştirmek gibi bir kaygınız olmasa da o sizi izler. Neye öncelik verdiğinizi takip eder. Maddiyata her şeyden çok değer veriyorsanız o da öyle olur. Yalan söylerseniz o da zihninde bunun gerekli olduğunu kodlar. Büyüyünce otomatik pilottaymış gibi farkında olmadan yalan söylemeyi alışkanlık hale getirir. Bu yüzden imanlı, kültürlü, eğitimli, gelenek ve göreneğine bağlı bir nesil istiyorsak ailelerin ve eğitimcilerinde böyle olması gerekir. 

Çocuklar farkında olsun olmasın ebeveynlerini o kadar çok taklit eder ki bazen okula tanımadığım bir veli gelir, konuşurken jest ve mimikleri tanıdık gelir. Siz şu öğrencinin velisi misiniz diye sorduğumda ıskaladığımı hatırlamıyorum. Aynı zamanda öğrencisi tarafından sevilen öğretmenlerde çokça taklit edilir. İşte bu yüzden diyorum ki çocuklar hamur gibidir. Biz nasıl şekil verirsek o şekli alırlar. Allah’a karşı bir sorumluluğumuzu yerine getirmediğimiz de aslında yetiştirdiğimiz çocuklara da kötü örnek olduğumuzu, değer sıralamasında en büyük değeri Allaha vermediğimiz de onlarında vermeyeceğini unutmayalım.

Geçen gün bir asansöre bindim ve içeride baba-oğul vardı. Çocuk beş yaşındaydı. Babaya telefon geldi ve çocuk, babasın konuşmasını gözlerini kırpmadan takip ediyordu. Baba, telefondaki diğer kişiye şu anda İstanbul da olduğunu söylüyordu. Çocuk da babasının pantolonunu çekiştirip ama baba sen İstanbul’da değilsin, Kayseri’desin diye sessizce çırpınıyordu. Babası göz kırptı ve sus işareti yaptı. Konuşması bittikten sonra şaka yaptım oğlum diyerek çocuğu avuttu. İçim nasıl acıdı anlatamam. Bu saf, tertemiz  sâbi çocuk, yalan nasıl ve nerelerde söylenir, bizzat babasından eğitimini alıyordu.

Asansörden inince adama biraz konuşabilir miyiz dedim. Baba biraz tedirgin oldu, sert gözlerle bana baktı ve ne var dedi. Ben de sesimi biraz kısarak demin ki olanlardan dolayı içim acıdığını, yarın bir gün çocuğun büyüyüp te sana büyük yalanlar söylediğinde zoruna gitmemesi gerektiğini söyledim. Adam sana ne kardeşim sen ahlak bekçisi misin dedi. Ben de evet deyince adam şaşırdı. Ben bunu Allah rızası için söylüyorum, niyetim seni aşağılamak değil. Sana tavsiye verdiğimde bir menfaatim de yok. Tam tersine risk alıyorum. Nasıl bir tepki vereceğini bilemem. Belki sinirlenip bana zarar vereceksin.

Peygamberimiz bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin diyor, ayrıca iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak her insanın, her Müslümanın boynunun borcudur. Hem etrafımızda çok fazla kötülük var diyoruz hem de iyiliği yaymak için risk almıyor çaba göstermiyoruz. Etrafımızda bu kadar kötülük varsa birinci sebep iyilerin pasif olması ve neme lazımcı olmasıdır dedim. Adam sinirli sinirli yanımdan ayrıldı. İnşallah kalbine iyilik tohumu ekilmiştir diye içimden dua ettim. Sizlere Neme lâzımcılıkla ilgili güzel bir öykü paylaşmak istiyorum. 

Beşiktaşlı Yahya Efendi, (1494-1569) uzun süre Trabzon’da kadılık yapan Amasyalı Ömer Efendi ile Trabzonlu Afife Hatun’un oğludur. Dünyaya geldiği günlerde, Trabzon’da vali olarak bulunan, şehzade Yavuz Selim’in de ilk oğlu Süleyman’da ayni günlerde doğmuştu. Ancak, annesi Ayşe Hafsa Sultan’ın sütü kesildiği için, Süleyman ve Yahya’yı, Yahya Efendi’nin annesi emzirmiştir. Bu yüzden, Yahya Efendi ile Kanuni Sultan Süleyman süt kardeşidirler.

Mutasavvıf, alim ve şair Yahya Efendi, Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul’da müderrislik yapmış, devrin tanınmış alimlerindendir. Yaşamı boyunca, Kanuni tarafından, belirli konularda kendisine danışılmıştır. Emekli olduktan sonra da, Beşiktaş’ta pek çok bina inşa ettirip dergah ve vakıflar kurmuştur.

İstanbul evliyalarından olduğu kabul edilen Yahya Efendi, İstanbullu denizcilerin inanışına göre Aziz Mahmud Hüdayi, Yuşa Peygamber ve Telli Baba ile beraber Boğaz’ın dört manevi bekçisinden biri olarak kabul edilir. Yahya Efendi, İstanbul’daki çeşitli medreselerde görev yaptıktan sonra 1553 de, İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerinde müderrislik yapmıştır. Beşiktaş’ta, “Hızırlık” adını verdiği bir külliye meydana getirmiş, orada öğrencilerine tıp ve İslam bilimlerini öğretmiştir. O devirde, askeri ve mülki erkân, tüccarlar ve özellikle gemiciler, Yahya Efendi’nin tekkesini sıkça ziyaret ederlermiş.

Kanuni Sultan Süleyman, “günün birinde, Osmanoğulları da inişe geçer de, çökmeye yüz tutar mı?” diye düşünmeye başlar. Birçok konuda olduğu gibi, bu düşüncesini de, süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Düşündüklerini, kendi el yazısıyla yazarak, Yahya Efendi’ye gönderir:
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de, bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da yok olur mu?” diye özetler endişesini. Sultan Süleyman’dan gelen bu mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise gayet kısadır: “Neme lâzım be Sultanım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir mana veremez, endişesi daha da artar. Zira Yahya Efendi gibi biri, ciddi bir meseleye böylesine basit bir cevap vermezdi, vermemeliydi. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gider. Bu sefer sitem dolu bir şekilde: “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” diyerek, sorusunu tekrar sorar. Yahya Efendi duraklar:
“Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

‘İyi ama, ben bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘neme lazım be sultanım!’ demişsin. Sanki ‘beni böyle işlere karıştırma’ der gibi bir mana çıkarıyorum.”

Bunun üzerine, Yahya Efendi şu güzel açıklamasını yapar:
“Sultanım! 
Aslında, aradığın cevap oydu;
Bir yerde zulüm yayılırsa,
Haksızlıklar ayyuka çıksa,
Sonra, koyunları kurtlar değil çobanlar yerse,
Bilenler de bunu söylemeyip susarsa,
Fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkarsa,
Bunu da taşlardan başka kimse işitmezse,
Herkes, sadece “ben-ben” derse,
Ve tüm bunları görüp işitenler, “Neme lazım be…” derse;
İşte o zaman, devletin sonu gelir, Osmanlı yıkılır…”
Sultan Süleyman, ülkesinde kendisini ikaz edebilen, böyle bir alim olduğu için Allah’a şükrederek oradan ayrılır. 

Yorumlar 3
Süleyman Şimşek 08 Şubat 2025 22:02

Bu anlam dolu yazı için teşekkür ederiz üstad

Yasin KARAKAYA 08 Şubat 2025 16:00

Ustad çok yerinde bir yazı olmuş kalemine sağlık

Ertan Ünlü 08 Şubat 2025 13:27

Yüreğine sağl6XRFık reis

Yazarın Diğer Yazıları